Tuba Sena Aydın’dan Bir Öykü -Müjgan Abla

Altıncı sınıfın başlarıydı. Ya çarşamba ya da perşembelerden birinde elim, ayağım
ve de kalbim zangır zangır titreyerek kapının ziline bastım. Kapıyı altın gününün tılsımlı suyuna
bulanıp bezenmiş ev sahibesi Neriman teyze açmıştı. Saçları bu kez kahverengiye, tırnakları da
kırmızıya boyalıydı. En son gördüğümden en az on kilo daha almış bir hali vardı:
– Aa… Nihat hoş geldin yavrum. Annen de burada. Gelsene içeri.
Öksürdüm. Önce kibardı öksürüğüm, sonra acınacak tonlara ulaşmıştı, ya da ulaştırmıştım.
– Yok girmeyeceğim Neriman teyze. Anneme söylesen olur mu, sabahtan anahtarı çantama
koymayı unutmuşum. Bana evin anahtarını versin de ben gideyim.

Sesimi duyup da içi cızlamayacak hiçbir insan evladı olamazdı. O yaşta nasıl da düşünmüşüm
bunları? Neriman teyze tahmin ettiğim atağa geçmişti hemen:
– Ay Nihat’çım. Şifayı kapmışsın sen, sesin kısılmış. Yüzün sapsarı, elin ayağın buz. Geç
hadi içeri. Bir sürü pasta, börek, çörek var içerde. Sana şimdi Müjgan ablan bir nane
limon da kaynatır, bir şeyin kalmaz.
Müjgan ablanın ismini duyarım da şifalanmaz mıyım? Gülümseyip hemen içeri girdim.
Evin salonu tıklım tıklımdı. Ayağında çocuk sallayan Belma teyze, servis tabağındaki kurabiyeleri
yere düşürdüğü için kızını paylayan Suzan teyze, bir köşede elinde tuttuğu cep aynasıyla dudağında ruj gezdiren Hediye abla ve de isimlerini bilmediğim bir sürü kadın koltuklara yayılmış beni süzüyorlardı. “Biraz daha mı öksürsem?” diye düşündüm. “Bu kadar kadının arasında anlamlı bir varlığım olsun, onların ve en çok da Müjgan ablanın bağrına bastığı bir hasta oğlan olsam.”
Kafamdan geçen tüm bu parlak fikirlerin hiçbirine gerek kalmamıştı. Neriman teyze anneme
dönerek kapı eşiğinde gördüğü zavallı Nihat’ı en dramatik hallere büründürerek bir güzel anlattı. Peşi sıra annemin her zamanki evhamları devreye girdi: Sabahleyin hiçbir şeyim yokken şimdi nasıl böyle olmuşum? Okulların hepsi de çocukları hasta edip eve gönderiyormuş.Kış günü sınıfların pencereleri açık bırakılır mıymış? Tüm veliler toplanıp bu öğretmenleri şikayet etmeliymiş… Ardı ardına bir sürü konu açılmıştı. Annem bir cümle söylüyordu, Neriman teyze onu destekleyen başka başka şeyler ekliyordu. Ben ise hâlâ ayakta, onları dinliyordum. En sonunda “cık cık cık” larla konuyu fiskos masası örtüsünün modeline getirdiler.

Bu sırada içeriye elinde demlikle Müjgan abla girdi. Onun gelişiyle dakikalardır arayıştaki göz bebeklerim yuvalarında sakinliğine kavuşmuştu. Müjgan abla teker teker tüm boşalan bardaklara çay servisi yaptı. Teyzeler ,Müjgan ablanın estetik içeren eğiliş kalkışlarını hayran hayran seyretmeye başladılar. Pötikareli, dizden yarım parmak aşağıdaki eteğinin modelini fısıldadılar. Frambuazlı pastayı nasıl yaptığını ve en merak ettikleri şey olan okulunun ne zaman biteceğini sordular. Bu son soru beraberinde hafif kıkırdamaları, imaları, dirsekle dürtmeleri ve de “Neriman’cım sen anladın onu.” laflarını getirdi.
Neriman teyze, aşırı kilosuna dayanamadı ve gömleğinden fırlayan bir iki düğmenin geride bıraktığı açıklığı fark etmeden gülmeye başladı. Elindeki çay bardağını az daha deviriyordu:
-Ayol ne diyeyim şimdi? Kızım diye demiyorum , siz biliyorsunuz zaten tam bir pırlanta. Daha
hiç kafasını kaldırıp bir erkeğin yüzüne bakmışlığı yok. Fakülteden eve, evden fakülteye. E böyle
olunca kaç kişicikler sorup duruyor benim kızı. Sadece konu komşu değil ki bizim Avrupa’daki
akrabalar da kuyrukta. Müjgan’ı biz alacağız diye hepsi de birbirine girmiş. Artık ne diyeyim komşular, kısmet neresiyse orası ama önce bir okulunu bitirsin bakarız. De mi Müjgan?
Neriman Teyze konu ne zaman bu tarafa kaysa kızına bir pas atmasa olmazdı. Nasıl da
biliyordu; laf bu taraflara geliverdiğinde Müjgan ablanın kendine has kırıtmalarının, “işvene kurban olurum” dedirten hallerinin ortaya çıktığını… Benim o yaştaki aklım dahi Neriman teyzedeki bu pasların el gün, cümle alem şahit olsun diye atıldığını anlardı. Niyet belliydi; o ona duyursun,
filanca filancaya…Bu pas sonrası Müjgan abla her zamanki incecik sesiyle:
-Siz bilirsiniz annecim, demişti. Yüzüne allık değmiş gibi kırmızılık yayıldı. Ardından
dizlerini hafif çapraz kırıp kapı yanındaki sandalyenin bir kenarına usulca ilişti. Verdiği kısacık
cevap bizim teyzeleri daha bir heyecanlandırmışa benziyordu. “Tü tü bin kere maşallah.” sesleri duyulmaya başladı. Aynur teyze:
– Benim gelin de böyle olsaydı ne vardı sanki. Kaltak, elin herifleriyle orda burada
kırıştırıp duruyor, benim dangalak oğlumun hâlâ dünyadan haberi yok, dedi. Selma teyze:
-Ay sorma Aynur, benim eltinin kızına ne dersin. Kız, kız değil ki anacım. Ele güne karşı
bizim sülalenin adını çıkardı. Bir de eli uzun, buna ne dersin. Geçende benim kenarda köşede
saklayıp durduğum kefenliğimle yakaladım. Ona rağmen benim elti burnundan kıl
aldırmıyor. Yok kızım falanca üniversiteyi okuyacak, filanca bir şeyi bitirecek. Ayol senin
kızını sonra kim alacak? Hiç düşündüğü yok.
Müjgan ablaya muhabbetin burasında annesi kaş göz işareti yaptı. “Çayın altına su koy,
ikramlara eklemeler yap, gelirken peçete de getir.” demekti bunlar. Uzun süredir Neriman teyzelerin evinde olan hiçbir altın gününü kaçırmadığımdan alışmıştım artık her vücut hareketine.
Müjgan abla mutfağa geçince ben de peşinden gittim, “su içeceğim, varsa kısırdan bir kaşık
daha alacağım, kola ya da başka asitli bir şeyler varsa bir bardak isteyeceğim.” bahanesiyle. Mutfak kapısından elimde tabakla içeri girdiğimi görünce Müjgan abla bana bakıp gülümsedi.
Küçüklüğümden beri hep yaptığı gibi yanağımdan bir makas aldı. Onun elinin değdiği yer hemen ateş oldu. Ben de onun yanağına elimi uzatmak istedim ama yapamadım. Bir yandan elindeki spatulayı börek tepsisinin üzerinde evirip çevirmeye bir yandan da bana “Nasılsın bakalım ufaklık,
dersler ne alemde?”yle başlayan cümleleri sıralamaya başladı:
-Baksana, içerde sen sıkılmışsındır. Burada mutfakta otur, ye, iç. Ben içeriyi ara sıra kontrol
edip yanına gelirim, tamam mı?
Başımı salladım. Ardından dantel örtü serilmiş köşeli mutfak masasında bir avucuma kola
bardağını aldım, diğer avucumla da ateş gibi yanan sağ yanağımı tuttum. Az sonra masanın
üzerindeki cep telefonu birkaç saniyeliğine çaldı. Ardından bir mesaj geldi. Nokia 3210’un ekranı
ard arda dijital yeşilliğinde parıldadı. Kafamı mutfak kapısından içeriye doğru uzattım. Baktım,
Müjgan abla misafirlere servis işini bitirmiş, yine az önceki gibi sandalyesinin bir ucunda kibarca
oturuyordu. Bu gürültüde mutfaktan gelen telefon sesini duymasına imkan yoktu. “Telefonu alıp
götüreyim”, dedim. “Belki önemli bir şeydir.” Ayağa kalktım, telefona uzandım, tam gidiyordum ki aklıma telefondaki yılan oyunu geldi. Hey gidi günler! O zamanların Nokia’sında herkesin elinde bu küçük yılan büyür büyür en sonunda patlayıverirdi. Düşündüm, “Azıcık oynasam bana kızmaz herhalde” dedim. Derken telefonu kendime çekip, tuşlara hızlı hızlı bastım. Ekranda ilk olarak karşıma mesaj şablonu çıktı. Mecburen buradaki “Oku” tuşuna basmış bulundum. Satırları önce ayakta okudum. Daha sonrasındaysa sandalyeye gerisin geri döndüm. Ben mesaj mı okuyordum, mesaj diye açtığım şeyler benim canıma mı okuyordu hiç bilmiyordum. Karşıma çıkan şey sadece bir tane değildi. Her biri farklı zamanlarda gönderilmiş, boğazımı düğümleyen, silinmesi unutulmuş bilmem kaç tane mesaj vardı:
“Müjgan’cım aşkım, ne dersin salı günü yine aynı yerde buluşalım mı?”
“Müjgan, babanın kredi kartından çektiğimiz parayı abinler fark etmez de mi? Hani baban
yaşlı anlamaz da, abinler daha genç. Uyanıklık yapacak olurlarsa sen durumu idare et.”
“ Müjgan kafede konuştuğun herif kimdi? Bu sefer beni kimle aldatıyorsun? Bıktım senin
beni oynatıp durmandan. Her defasında af diliyorsun, bakalım bu sefer ne diyeceksin?”
“Müjgan sana bir haftalık doktor raporu hazırlattım. Bu hafta da okula gitmiyorsun.
Benimsin….”
Okumadım gerisini. Telefonu yavaşça aldığım yere koydum. Ardından asiti uçmuş kolayı
bir dikişte içtim. Derken Müjgan abla geldi. Gelir gelmez telefon ekranındaki henüz kaybolmayan dijital yeşilliği fark etti. Elindeki bulaşık bardakları tezgaha koyar koymaz telefonu eline aldı. Bir telefona baktı bir de bana. Gelen mesajların okunduğu çoktan belliydi. “İstifini bozar” diye bekledim. “Eli ayağı bir birine dolanır” diye umdum ama nafile. Yaptığı tek şey dilini rujlu dudaklarında gezdirip beni yanağımdan öpmekti. Nefesini nefesime değdirecek kadar yakın konuştu benimle. Sesi sıcacıktı:
-Nihat’çım, telefonuma o kadar çok mesaj gelmiş ki eğer bunları silmezsem hafızası iyice
dolacak. En iyisi hafızasını sıfırlayayım. Arkadan gelen cümlenin kelimelerini tane tane söyledi. Kırmızı dudakları Marlyn Monroe’nun mirasçısı gibiydi:
-Nihat’çım, insan bazen kendi hafızasını da sıfırlasa iyi olur de mi?
Sağ elimin parmakları yanağımdaki ateşi söndürmeye çalışıyordu, diğer elimin parmakları
ise kirli, boş kola bardağını işaret ediyordu. Bardaktan hiç ayırmadığım bakışlarımla:
-Sıfırladım, dedim.

Tuğba Sina Aydın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s