EN GÜZELİ (Fatma YAVUZ)


“Bence kalp krizi en güzeli.” dedim. Gerçekten ciddi miyim diye pür dikkat bakıp yüzüme “Sen delirmişsin!” diye karşılık verdi. Elindeki pilav tenceresini ne yapacağını bilemez bir şekilde biraz dolandı mutfakta. “Ne delirmesi?” dedim gayet ciddi bir sesle. “Düşünsene, bugün sapasağlamsın, ertesi gün eninde sonunda varacağın yere çoktan varmışsın. Acı yok, çile yok, dram yok. Tamam, geride kalanlar için küçük bir şok olabilir ama yine de gayet cazip bir olasılık bence. “Küçük bir şok!” diye tekrarladı yüzüme kısacık bakıp. Küçük kelimesini vurgulu söylemişti. Gittikçe sinirlendiğini görebiliyordum. Sımsıkı kapattığı dudaklarından ziyade, burnundan solumaya başlamış olmasından rahatlıkla anlayabiliyordum bunu. Ne zaman aykırı şeyler söylesem verdiği en klasik tepkiydi bu. Raftan aldığı küçük tencereyi pilav tenceresinin yanına bıraktı. Gözlerindeki bıkkın ifadeyle karşıma dikilip “Sen hiç kalp krizi geçirdin mi?” diye çıkıştı. Sesi çatladı. Bu da bana kızdığının açık kanıtı. “Onun nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” “Bilmiyorum ama kalp krizi geçirip yaşamına devam edenler var. Çok da dehşet bir şey olmasa gerek!” diye karşılık verdim. Bir şey demeden dönüp devam etti işine. Tenceredeki yemeği diğerine boşaltıp dolaba kaldırdı. Kollarımı kavuşturup yaslandığım yerden, kızgınlığının dalgınlığa dalgınlığının da usulca bir üzüntüye dönüştüğünü görebiliyordum. Yaklaşık bir dakika süren bir sessizliğin ardından bana doğru dönüp, yüzündeki o yumuşacık merhametle hafifçe yana eğdi başını. “Suzan” dedi. “Lütfen rahat ol! Bak, kendini halama çok benzettiğini biliyorum. Belki aynı yolu aynı şekilde yürüdüğünü düşünüyorsun. Nelerden, neden korktuğunun da gayet iyi farkındayım ama inan bana, sen onun gibi olmayacaksın.” Suratımı astım. Beni bu kadar iyi tanıyor olmasını seviyordum. O nedenle her derdime ortak ediyordum zaten onu. Sırtımdaki yükleri büyük bir bencillikle pay ediyordum aramızda. Farkında mıydı bilmiyorum ama bu derece anlayışlı ve empati dolu olmasının cezasını çekiyordu ablam. Bakışlarım yerde, gözlerime hücum eden yaşları kontrol altına almaya çalıştım. Sesimin titremeyeceğinden emin olana kadar bekleyip konuştum. “Bize onunla yakından ilgilendiğini söylemişti!” dedim. Plansız bir şekilde yükselmişti sesim. “Biliyorum.” dedi yine yılgın bir ifadeyle. “Ama bu bizim hatamız değildi inan bana. Hele senin hatan hiç değildi. Takıldın kaldın Suzan! Unut artık!” “Nasıl unutayım abla? O halamızdı. Ailedendi. O şekilde ölmeyi hak etmedi.” “Kimse hak ettiğini iddia etmiyor zaten. Bizim halamızsa onun da kardeşiydi. Bu konuda bir suç ve suçlu varsa o kesinlikle sen değilsin. Biraz rahatlar mısın artık?” “Elimde olsa!” diye karşılık verdim titreyen çenemle. “Babamın sorumsuzluğu hepimizin malumu… Onun bakımını ona bırakmış olmamız bizi de suçlu yapar. Sen ne dersen de abla.” diye çıkıştım. Çaresizce baktı yüzüme. Elindeki son bardağı da makineye koyup kapattı kapağını. Ellerini düşünceli bir şeklide kuruladı askıdaki havluya. Sonra da gelip yavaşça sarıldı bana. “Suzan, sana bir psikiyatrist bulmalıyız belki de. Beni endişelendiriyorsun.” dedi. “İyiyim ben!” dedim başımı öne eğip. “Hem merak etme, ben kesin çözümün ne olduğunu gayet iyi biliyorum.” “Neymiş o?” diye karşılık verdi bir adım geri çekilip. Sesindeki gerilim şaşırtmadı beni. Ben daha cümleyi kurar kurmaz
anlamıştı neyi kast ettiğimi. “Ne olduğunu gayet iyi biliyorsun abla.” dedim. “Bu konuyu çoktan kapattığımızı sanıyordum Suzan. Aklını başına al.” diye devam etti. “Kapatan sendin ben değil.” Mutfak dolabından aldığı, orta boy çorba tenceresini hiddetle tezgaha bırakıp, gelip tam karşıma dikildi. Bir eliyle tezgaha tutunup diğer elini yumruk yaparak dayadı beline. “Kusura bakma ama sen tam bir aptalsın. Enine boyuna tartışmadık mı bunu biz seninle? Hani mantıklı bulmuştun söylediklerimi! Sürekli başa sarıyorsun! Bıktım artık Suzan! Yoruldum.” “Kırkına merdiven dayadığı halde yapayalnız olan sen değilsin tabii. Boyunca çocukların var senin. Ama bana bak! Yapayalnızım ben. Beni anlamamanı anlıyorum aslında.” dedim. “Senin hiçbir halt anladığını sanmıyorum ben. O adam, züppenin önde gideni. Sana da zerre kadar saygısı yok. Onun gibi biriyle evlenmektense halam gibi yerde sürüne sürüne ölmeyi tercih ederdim şahsen.” dedi. Sesi bir balon gibi yavaşça sönmüştü karşımda hiddetle söylenirken. Sesi sönsün istemiyordum. Çünkü bu bir pes edişin işaretiydi. Kendime itiraf etmeye yaklaşmasam da konuşsun, beni ikna etsin istiyordum yine. İnandırsın istiyordum bir şeylerin gelecekte daha iyi olacağına. “Senin için söylemesi ne kolay değil mi? Sürekli sağlık kontrolleriyle uğraşan, risk altında olan sen değilsin sonuçta.” dedim. “Bu sefer ayda bir kontrol önerdi doktor, biliyor musun?” “Aynı genleri taşıyoruz Suzan. Düpedüz saçmalıyorsun şu an.” diye karşılık verdi. Sonra da buzdolabının kapağını açıp bir şeyler aramaya başladı. Daha fazla tartışmak niyetinde olmadığı aşikardı. O, akşam için çorba yapmaya koyulmuşken, ben vestiyerden ceketimi alıp kapıya yöneldim. Tam arkamdan çekerken kapıyı “Ne kırkı hem ya? Daha otuz altı yaşındasın sen!” diye bağırdı.

Reklamlar


Hayatı boyunca hiç evlenmemişti halam. Babamla ikisi, bir dargın bir barışık iki kardeşti. Babaannemle dedem hakkın rahmetine kavuşunca bize taşındı. Çocuktum daha ben. Sonra evde huzursuzluklar, anlaşmazlıklar artınca bize yakın bir daire kiraladılar ve halam bir başına o dairede yaşamaya başladı. Çocuk halimle bile onun yalnızlığına derin bir üzüntü duyduğumu hatırlıyorum. Arada bir gelir giderdi ama biz genelde okulda olurduk o anlarda. Gelip kaldığı zamanlarda da aileden biri gibi değil de bir yabancı gibiydi sanki. Yalnızlığı, bir filmin istinasız tüm sahnelerinde çalan içli bir fon müziği gibiydi. Ona ait, ona dahil hiçbir şey yeterince iyi, yeterince güzel ve yeterince neşeli değildi. Bazen bu durumu sadece ben görebiliyormuşum, diğerleri farkına bile varmıyorlarmış gibi gelirdi. Başta babam olmak üzere onu dışlayan, ondaki bu hüznü görmeyi başaramayan herkese karşı ciddi bir kızgınlık birikmiş içimde. Bunu fark etmek de yaşımın biraz daha olgunlaştığı otuzlu yaşlarıma denk geldi.
Son zamanlarda daha sık düşünüyorum halamı. Annem bana kızdığı anlarda hep halama benzetirdi beni. Ablam için böyle bir şey söylediğine hiç şahit olmadım mesela. Belki de o nedenle bilemiyorum, halamın daha genç versiyonu olduğuma inanıyor içimde bir yerler. Ve içimden bir ses sürekli dürtüyor maalesef beni. Ama ben aynı senaryoyu yaşamak istemiyorum. Bir trajedi varsa bile kaderimde, benimki başka bir şekilde ilerlemeli diye düşündüm hep. O nedenle de kabul ettim Tayfun’un evlilik teklifini. Ablam ve diğerleri onaylamasa da…
Düğün günü gözüm ablamın üzerindeydi. Tamam, Tayfun’u pek sevmiyor, evliliğimi güle oynaya kabul etmedi ama konuştuk, çözdük diye biliyordum bu sorunu. O gün onda hissettiğim tatsızlığı neye yoracağımı bilemedim o yüzden. Her ne kadar takılmamaya çalışsam da başaramadım. Ne yaparsam yapayım onun ruh hali bana da sirayet ediyordu çünkü. Ne olduğunu mutlaka öğrenmem gerektiğine karar verdim o yüzden. Bir fırsatını kollayıp ailece oturdukları masaya yaklaştım. Müziğin daha sakin çaldığı bir anı seçmiştim ki nesi olduğunu sorabileyim.
Tam yanına vardığımda telefonu çaldı. Ablam elleri titreyerek açtı telefonunu. Duruma ne anlam vereceğimi gerçekten bilemiyordum. Kafam karışmıştı. Sadece “Tamam canım, anladım!” dedi o kadar. Ardından da yavaşça kapattı. Eniştemin halinden, konuyla ilgili malumatı olduğunu anlayabiliyordum. “Abla kimdi o?” diye sordum sabırsızlıkla. “Nuran’ın kızı.” dedi. “Hani şu, hastanede hemşire olan mı? Ne diyormuş peki?” Konu her neyse fazlasıyla önemli olduğu aşikardı. “Sonuçları almış.” dedi ağlamaklı bir sesle. “Ne sonucu abla, hiçbir şey anlamıyorum. Korkutma beni!” dedim. Bana hiç bitmeyecek gibi gelen uzunca bir suskunluk oldu masada. Eniştemin yüzüne baktığımda yana çevirdi başını. Çaresizce ablamın konuşmasını bekledim ben de. Tüm dikkatim onun üzerindeydi. Başını yavaşça kaldırıp yüzüme baktı ablam. Derinden bir nefes alıp bir hastaya geçmiş olsun der gibi “Kansermişim.” dedi. “Meğer halama benzeyen sen değilmişsin benmişim Suzan!” Ardından attığı histerik gülüş ablama değil bana aitti sanki.

– Fatma YAVUZ

Editör: Nilifer KAYA – Mücahit Erdem SERİN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s